Fulya

Kagir binaların ortasında
tozu tüten kerpiç:

Penceresinde fulya gözler
tomurcuklu seyreder sokağı

balkonundaki sardunya
kan erisi gibi durur sundurmada
sıvasız, bej ve çatlak…

otel avizelerinde gölgeleşen yurtsuzluk,
doğru yerleştirilmiş bir sarı sözdür oysa
soğuk,
isli ve hiçtir,
bir bütün olacak kadar hiç…

tıkıyı dürten çubuğu
ıslakça durur karşısında
fışkırır semenber
fışkırır şapta aranan simya
efsunu kazanından çıkarır cehennem
gider fanuslaşacak bir oluğa akar.

kaya ve taş arasındaki fark
fulya gözlerle belirlenmiştir artık

ve binalar:

tufeyli bir heybet karşısındadır
koparıp atar yara gibi perdesini
ona yaban mantarlar, kofarmış çoraplar uzatır
kiralanacak kirli çarşafları, gizil karınca yuvaları vardır
satır satır hecelenmiştir duvarına kagirin
-sarmaşıklar bizimdir-

kıyı bucak biberiye eğirir gensel geometriler,
kahveler dövülür pencere mermerinde
tabiplerin önerdiği çayırları
kilometreler boyunca izler durur.
ve talih ki buraya şerler yerleştirir
şeytanlar damaskoların dışında gezer
şamdan kırgı ışır, kapı kurur
savururur bir çin flaması maskeli katil
veya önlerinde bir fulya yapı durur
ne fark eder
huzur, alınmak için kaçınılacak eşyadır
ne fark eder
ver- değil,
al- değil,
kayadır bütün fiil

Ve ıssız:
Ensesinden yağmur sızmasın diye
yakasına karanfil doldurmuştur

Nisan ayıdır, kıvrılır bahar
labada veya civanperçemi içler bahçe
Arnavut kaldırımın kıvrımında bir çim yer bulur
Kaldırım çatlar,
nar yarılır bin parça
tebdili gezen şah sessizliğinde hüküm sürer ıssız

Kendi içinde sancaklaşmış gün ve gece…
Onun gücü
ne kagir, ne kerpiçle kıyaslanabilir
onda bitmez bir deryanın uğultusu
onda nesillerin bittiği fecaat…

ne tufan,
ne ayaz kutusu çehre
varsa yoksa kararlı bir döngü
yeter hayat ve ölümün başlaması için

hayat ve ölüm…

Yelkovan ve zemberek

başladı ve bitecek

yaşamalıyım
yaklaşmalıyım
yatışmalıyım
yakışma-.

Yorum bırakın