Havuz

 Eskiden, çok eskiden bir gün… Hava günlük güneşlik, pırıl pırıl bir yaz ortası. Aile dostlarımızdan birinin evine gitmişiz. Ev çok kalabalık, kutlama havasında insanlar. Herkes neşeli ve telaşlı, bir koşturmaca var etrafta. Yemek hazırlığı, çatal bıçak sesleri, kahkahalar… Arka bahçede kocaman bir havuz var ya da ben küçük olduğum için bana büyük geliyor. Bir havuzla karşılaşmayı beklemiyordum, çok seviniyorum. Annem hazırlıklı gelmiş. Çantasından mayomu çıkarıp hızlıca giydiriyor üstüme, koşarak suya atlıyorum. Kimse benim için endişe etmiyor. İyi yüzerim çünkü, yürümekten önce yüzmeyi öğrenmişim, öyle anlatır hep bizimkiler. Havuzda başka çocuklar da var. Hemen kaynaşıyor, gülüşüp eğleniyor, suyun tadını çıkarıyoruz. Kenarda bir çocuk tek başına topuyla oynuyor. Fark edince “Sen niye yüzmüyorsun?” diye sesleniyorum, cevap vermiyor. Havuzdakilerden biri “O yüzme bilmiyor ki,” diyor. Sonra hepsi birden “Hüseyin yüzme bilmiyooor, Hüseyin yüzme bilmiyooor,” diye dalga geçiyorlar onunla. Üzülüyorum Hüseyin’e, bu güzel havada suya giremiyor oluşu içime dokunuyor. Ama sonra derhal oyuna dalıyorum yine. Çocukların kederi çok uzun sürmüyor. Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Dediğim gibi, çocuğum çünkü, zamandan ne anlarım. Bir kadın havuz kenarına gelip “Hüseyin’i gördünüz mü?” diye soruyor bize. “Şurada topuyla oynuyordu,” diyorum. Gösterdiğim yerde değil Hüseyin. Bir süre önce oynadığı topsa suyun üstünde… Kadının gözleri büyüyor birden, panikle sağa sola koşturmaya başlıyor. Sonra “Hüseyin!” diye çığlık atıyor. Suyun mavi pırıltılarının üstünde yavaş yavaş salınan plastik topa bakıyorum. Evin içindeki kalabalık, hızla havuzun etrafına doluşuyor. Kırmızı bir top, kendi kendine suyun üstünde. Bir adam elbiseleriyle havuza atlıyor. Çarpmanın etkisiyle top bana doğru geliyor. Çığlıklar duyuyorum. Diğer taraftan başka bir adam atlıyor. Suyun içine dalıp dalıp çıkıyorlar. Neler olduğunu anlayamıyor, topa doğru yüzüyorum. Yakalıyorum topu. Kıpkırmızı bir top. Adamların biri, kucağında bir çocukla suyun dibinden çıkıyor. Saçlarından sular süzülüyor çocuğun. Çığlıklar öyle yükseliyor ki kulaklarım acıyor. Tam o anda biri beni tutup havuzdan çıkarıyor. Babam. Annemin kucağına veriyor hemen. Benim kucağımda bir top, kıpkırmızı, bırakmıyorum onu. Kalabalığın arkasında kalıyoruz. Annem kafamı koynuna doğru bastırıyor. Neler olduğunu görmek, anlamak istiyorum ama öyle sıkı bastırıyor ki hareket edemiyorum. Saçlarımdan süzülen suyun annemin elbisesini ıslatışını izliyorum sadece. “Kalbi durmuş,” diye bir ses duyuyorum çığlıkların arasından. “Kalp masajı yapın!” diyen başka bir ses. Anneme “Kalp ne demek?” diye soruyorum, cevap vermiyor, daha da bastırıyor beni göğsüne. Çok korkuyor annem, hissediyorum. Gövdesinin içinde gümbür gümbür çarpan bir şey var. Kucağımdaki kırmızı topun altından bir elimle kendi göğsüme dokunuyorum. Gövdemin içinde gümbür gümbür çarpan bir şey var. Demek ki kalp buymuş diyorum içimden. Fena halde ağlamak istiyorum ancak o anda ağlayıp işleri daha da zorlaştırmamam gerektiğini nasıl oluyor bilmiyorum ama seziyorum. Annemin koynuna başımı biraz daha bastırıp gözlerimi kapıyorum.

Daha fazlasını görmeyi artık ben de istemiyorum.

Bu ara sık sık, hâlâ atıyor mu, diye kalbimi yokluyorum.

Rüyalarımda kocaman,
rüyalarımda küçücük,
bir havuzda boğuluyorum.

Yorum bırakın