At Davası

 “Mutlu bir zamanın, tüm bir ömre aksi mümkünmüş gibi görünürse gözüne, aldanmak bir sonraki maceran olur.  Hayal meyal hatırladığım bir hikâyeyi bire bin katmadan anlatayım. Mümkünse! Öyle bir hikâye ki bu, hükümet etkilenmiş, hikâye ki insanlar kendisine çeki düzen vermiş, hayvan haşerat tüm beşerat yeniden şekillenmiş. Toplanın yamacıma, pür dikkat kesilin sözlerime, eksik gedik bırakmadan, kendimden de bir kat harç vurarak sunuyorum size, “at davası”nı.

 Yıllar yıllar evvel, kucağına doğduğumuz bu coğrafyanın, gözün erişemediği coğrafyalara kadar uzandığı yerin tek ağası varmış. Hüdai Ağa. Öyle bir adammış ki bu, dediği kanun, verdiği nimet sayılmış herkesin gözünde. Derler ki Ankara gelirmiş ayağına parası bittiğinde, ömrü vefaya doyacak gibi olduğunda. Adilmiş bu adam, insaflı imiş de yaşı kemale erdi ereli pimpiriklenir olmuş, bir vasi dünyaya getirmemiş, getirmeyi onca yıl akıl etmemiş. Çirkinmiş, zalim demesinler diye bir kadına zorla meyletmemiş ama sarmış ölüm korkusu bir kere, başlamış kara kara düşünmeye. Kâhya Mustafa yetişmiş imdada. Beraber geçmiş her günleri ta çocukluklarından bu yana. Anlayıvermiş Kâhya Mustafa, bir hal var Hüdai Ağa’da bir bakışta. İçini açıvermiş Hüdai, Kahya’ya daha ilk soruşta.

 Kahyanın kızı var imiş güzel mi güzel yaşı geçkinmiş ama. “Yıllar önce sürgün bir asker almış da gitmiş gönlünü Sümbül’ün uzaklara, Sümbül aklını da vermiş beklemekten yıllar boyu, yağmaya…” diye devam ederken köyün en iyi hikâyelerine sahip ama anlatması insanları yoran Kani, köy kahvesinde etrafını yorgun gözlerle çevirmiş köylü arasındaki gençlerden biri lafa girdi. “Allah aşkına kafiyesiz anlat şunu be Kani Amca! Kopuyoruz hikâyeden, vallahi hiç tadı kalmıyor.” Buna çok bozulan Kani, çayından bir yudum daha alarak ayaklandı. “İstediğim gibi anlatırım, varoş köpekler sizi. Bulmuşsunuz anlatan… Soysuz itler, soy edinirsiniz belki diye geçmişinizi anlatıyorum size. Anlatmıyorum.” diyerek gitmeye yeltendi ama ahali, genci yalandan azarladı, Kani’nin huyunu bilerek. Çok nadir anlatırdı böyle hikâyeleri ve illa itiraz eden çıkardı şiirsel yorumuna. Sinirlenir, destek bekler, desteği görür ve yalın halde anlatmaya devam ederdi. Çok daha iyi anlatırdı.

 “Neyse işte bu Sümbül ile Hüdai Ağa evleniyorlar çok geçmeden. Anlı şanlı bir düğün… Dağlar bile halaya hizalanmış diye anlatırlar. Kırk gün kırk gece derler ya hani, bu hakikaten öyle… Başlıyor çocuk çalışmaları tabii çok geçmeden. Bir yılı devirmeden evliliklerinde Sümbül, bir erkek çocuğu getiriyor dünyaya. Dünyalar Hüdai Ağa’nın oluyor. O sene gariban kalmamış bu coğrafyada, öyle hayal edin. Gani koyuyor çocuğun adını, “Çocuk anasına benziyor Allah’tan.” dermiş rahmetlik ağa. Gören gözünü alamazmış Gani’den. Neyse yıllar geçiyor, ana ölüyor ağa ölüyor. Bu Gani iki cenazede de yok. Belçika’ya göndermişler tahsile. Haberi iletenler; “İlettik de vardı mı bilmeyiz.” deyip kestirivermişler. Hala daha bilen yoktur, bir küslük mü girmiştir araya da gelmemiştir Gani cenazelere yoksa haber mi ulaşmamıştır. Yıllar geçiyor yine, Gani geliyor “güzelliği dünyaya ait değil” dedikleri bir kızla. Türk imiş o da. Tahsili beraber yapıyorlar, babası dük, annesi diplomat imiş. Gani ile gönülleri birleşiyor bu kızın ama aradaki medeniyet farkı göze batar oluyor iş ciddileştikçe. Gani diyor “Ben de ağa çocuğuyum yani bugüne bugün, nedir ki?” Gülüp eğleniyor bununla kız tarafı, gurur yapıyor bu da zar zor ikna ediyor herkesi “gelin de görün” deyip. Toplayıp getiriyor memleketine. Dük gözlerine inanamıyor. Belçika kadar toprağın tek sahibi Gani. İçten içe utansa da damadım deyip sahipleniyor hemen tabii Gani’yi.  Diplomat anne çekingen ve soğuk ama hala. Gani umursamıyor, görmüyor annenin tavırlarını, dükü kazanmanın galeyanında. Dük diyor; “O kadar yol geldik hazır, düğünü yapıp gidelim.”, taklar kuruluyor, tüm civar köylere, kasabalara elbette hükümete haber salınıyor. Kâhya yaşlansa da Gani’nin yamacında hazır kıta. Kâhya geleneklerimiz yaşasın derdinde. Hüdai Ağa’nın Gazi Koşusu madalyalı, Veliefendi emektarı atı Wilhelm Freud geliyor aklına. Gani’ye; “Gelini ata bindir de dolaştır köy köy. İncelik görsün Avrupa.” diyor. “Doğru!” diyor Gani, başlarına geleceklerden habersiz. Geliyor çatıyor düğün günü. Bindiriyor gelini ata, “Ya nasip!” diyorlar. Bunu gören gelinin annesi; “Bu ne aymazlık, bu ne medeniyetsizliktir yahu!” diyor ve başlatıyor bir yaygara. Yaygaraya Gani’nin Avrupa’ya gittiği sene doğan kız kardeşi yani müstakbel görümce dahil oluyor, başlıyor edepsiz laflar etmeye, sen bunu duyan gelinin kız kardeşi görümceye doğru koşarken ayağı eteğine dolanmasın mı, düşeyazarken yaptırdığı düğün saçının topuzu atın götünü gıdıklamasın mı… Sen at bir çıldır ardında kim varsa çiftele. Ortalık sen bir karış. Gelinin çaresizliğini gören babası; ” İn attan, öleceksin kızım!” diye bağır sen gelin bunu yanlış anla; “İnat etmiyorum baba seviyorum, seviyorum…” diye saçmala. Damadın küçük eniştesi bunu duyunca gülme krizine gir! Buna içerleyen müstakbel bacanak davulcunun tokmağı kap eniştenin kafaya geçir… Derken bu olaylar kâhyadan muhtara, muhtardan hükümeti devirmeye kadar gitmiş. “at davası” olarak bilinen bu kargaşa birçok devrime ve yeniliğe önayak olmuş.” diyerek buz gibi olan çayını bir dikişte bitirdi Kani. Etrafını çevreleyen gözlerin hepsi soru doluydu ama en çok anlatışını beğenmeyen gencin sorusunu merak ediyordu. Kimse lafa girmeden gence, “Sor sor ne soracaksın?” diye sordu. “Yani Kani amca… biz de dinledik ne anlattın sen şimdi ne anlayacağız bundan? Kimsenin götüyle oynamayalım… Onu mu demek istiyorsun?” diyerek zaten herkesin duygularına tercüman olan gence Kani; “Aile oğlum… aile. Kolay değil öyle kurmak o aileyi. Ona gösteriş buna gösteriş diye diye bitirdiniz o aileyi. İki kişinin kuracağı kutsal meclise, doyurmak deyip duyurmak deyip insanlar davet ettiniz, söz verdiniz. Her sözü olan o sözü iğne diye batıra batıra açtı o mecliste koca koca delikler. Yitirdiniz o kutsallığı.” diyerek cevap verdi Kani. Herkes bu konuşmadan çok etkilenmişti ki amcasını çok ama çok iyi tanıyan Salim patlattı bir kahkaha ve “Yarın kızım evleniyor ya ondan satıyor bu lafları. Yahu sen ne şeytansın be amca. Takacağın bir altın, onu da takma yahu boş ver, sen gel yine de bulun aramızda, ailenin büyüğü sensin, laf olur.” diye ekledi. Bunu duyunca bütün kahvehane halkı kahkahalara boğuldu, Kani dahil. “Benim yeğen zehir. Nasıl tanıyor babasının kanını… Geleceğim, geleceğim. Yediremedik hikâyeyi aferin.” diyerek tam eve doğru hareketlenirken yine herkesi kahkahaya boğan lafını etti Salim, “Şu hikayeleri bir de seninkilerden biri evlenince anlat da biz de takmayalım altın!”

1 thought on “At Davası”

Yorum bırakın