Atalarımın Kalbini Kıran Boşluk

Aylaklık hakkı hangi atamızın kalbinde zamanın eski küpleri gibi kırıldı?

Son zamanlarda birlikte çalıştığım birçok insanda aynı durumu görüyorum: Boş geçen zamanlarda kendinin eziyetçisi olmak. Kulağa çok zalimce geliyor fakat ben de bu zorbalığın bir üyesiyim. Bu öyle bir motivasyon zinciri ki yaşamın akışında bunu boynumuza geçirmeye istekli oluyoruz. İçimizde bir ses durmadan bir şeyler yapmamızı, ortaya bir şeyler koymamızı ve sürekli bir üretim içinde olmamızı söylüyor. Hem kendin hem de çevren için yapman gerekenleri yaptığında, işten yorgun argın dönüp kendini koltuğa attığında, “Aç bir film izle!” diyor. Otobüste metroda dururken ya da bir kafede çayını almış otururken, “Aç bir kitap oku!” diye diretiyor. Hobiler adım adım boş zamanları dolduruyor. Kişi zamanla sürekli bir şey yapan konumunda olmaya alışıyor. Ama hayat bu ya, bazı günler programı bomboş kalıyor. O günlerde canı hiç kitap okumak istemediğinde, yerinden bile kalkmadığında, yemek yapmaya bile iştah duymadığında, hele ki canı sıkkınsa içindeki işkenceci uyanıyor. O günün tüm boşluğunu, keşkeler ve yargılayıcı cümlelerle dolduruyor. Kişi bakıyor ki boş durunca canı daha çok yanıyor, kalkıp içindeki eylemler listesine teslim oluyor. Ki rahatlasın! “Oh, bugün de bir şey yaptım.” deyip tatmin duygusuna varsın. İşin en illüzyon kısmı ise içindeki sesi kendine ait sanıyor.

Son zamanlarda bu senaryonun nereden doğduğunu, aylaklık hakkımızı nerede kaybettiğimizi çok düşünür oldum. Öyle ya bizden önce bir şey olmuş olmalı. Çünkü bunu seçtiğim anı hatırlamıyorum. Kendi kişisel tarihimde oldum olası böyleyim. Bunun beni yüceltmediğini tam tersi eylemlerime zincirlediğini de hayli geç fark ettim. Başladım aylaklığın gözlemcisi olmaya… Aylaklık seçilebilir ve konforlu bir şeydi. İnsanın tüm merkezlerini saran stresi strese sokabiliyordu. İçimizdeki tirana sakin sakin gülümsüyor ve kendini zamanın hamağında tatlı tatlı dinlendiriyordu. Fakat bu kavram benim ailemde ve öykülerini dinlediğim atalarımda yoktu. Göçmen çocuklarının aylaklığı hiç bilmedikleri bir toprağa gömülü uyuyordu. Bir yerden başka bir yere göçmek, yani gitmek eyleminin kendisi insanı hayatta kalmak için eyleme geçiriyordu. Çünkü burada köklenmek gerekiyordu. Boşluk, atalarımın kalbini kırardı. O halde aylaklık genetikti. Bunu da köyde vakit geçirme özgürlüğüne mazhar olmuş çocukluğumda bulguladım. Köyün genleşmiş sabahları, acelenin uğramadığı yemek masaları, ara verile verile tamamlanan tamirat işleri, demlenen yemeklerin lezzeti, ertelenen işlerin boşluğu, sessizce içilen bahçe çayları… Bunların hepsi yerleşik hayata doğmuş atalarımın kesitleri. O halde yerli olmak, “Bu yerin sahibi benim!” dediğin bir hayata doğmak aylaklığın izin belgesi miydi?

Bertrand Russell, “Aylaklığa Övgü” adlı kitabında “Çalışma ahlakı köle ahlakıdır, modern dünyada ise köleye ihtiyaç yoktur.” diyor. Bu cümle, aylaklığı olumsuz bellemiş tüm yüreklere bir meşale tutsun. Yüreklere diyorum çünkü zihin ateşten anlamaz. Alevlerin varlığına yeni öyküler yazar, bizi inandırır ve nihayetinde kılıfladığı meşaleyi küle döndürür. Böyle bir düşünce tahtının yanına ancak yürek varabilir. Bu iki merkez, artık bize çok tanıdık. Hepimiz spiritüalizmin bir köşesine tutunmuş durumdayız. Çünkü türümüz kendine dair bir şeyi arıyor. Bunun kolektif bir adı yok. Kimileri öz, kimileri gerçek, kimileri varoluş olarak hitap ediyor. Fakat bu “çalışma ahlakı” modern zamana yenilmemek için kendine yeni rotalar icat ediyor: Kendini bulmak için çalışmak, ruhu doyurmak için çalışmak, şifa çalışmaları, kişinin kendi kendisiyle çalışması, koçluk çalışmaları, farkındalık çalışmaları, derin okuma çalışmaları, atölyeler, kurslar, seminerler, hobiler, ilimler… Bunların hepsi zamanımızın uyanışı ve bugünün insanının hediyeleri şüphesiz. Fakat aynı zamanda bunlar daimî bir çalışma sistemi. Bizi kendi zihnimizin kölesi haline getiren “Haydi bir şey yap, bir şey düşün, çöz, fark et, ilerle!” diyen sesin araçları.

Aylak, sıfat. İşsiz, boş gezen, avare (kimse). TDK aylak sözcüğünün tanımını bu şekilde yapıyor. Yani bu sözcük kişinin kendisinin temsili değil, bir isim değil, yalnızca bir broş. Hepimizin ara ara yakasına takması gereken bir nişan. İşimizin olmadığı bir zaman dilimi, boş gezebilmenin keyfi ve püfür püfür avarelik hakkı… Kulağa kötü gelmiyor değil mi? Her sözlüğe dönüşte içimiz gerçek anlamı hatırlıyor. Böylece zihnin kurguladığı öykünün sisi dağılıyor. Üzerinde çalışmamız gereken belki de çok önemli bir konu açığa çıkıyor: Kendimize korkusuzca aylaklık hakkı tanımak. “Hiçbir şey yapmasam da yaşamın içinde soluklanıyorum ve varlığımla yaşama katkı oluyorum. Bomboş dururken de değerliyim, hiçbir şey yapmıyorken de yaşamın bir parçasıyım,” diyebilmek. Mümkün mü? Bu yılın özgürlük hareketi bu olsun.

Bedenen olmasa bile ruhen ve zihnen, herkesin bir yerlere göçtüğü şu dünyada yerleşik olan yalnızca evrenin kendisidir. İnsan, kozmosun göçmenidir. Yaşama mücadelesinde soy vermiş tüm insan ataları, aylaklığın yaratıcıları ve onun zincire vurucuları. Tıpkı sorun ve çözümün birbirinin aynası olması gibi. O halde hepimizin içindeki bu ikilik tek bir kaynaktan doğuyor. Aylaklık sözcüğünün ilk hecesi, bize sesleniyor: “Boşluğunun içindeki huzura ay! Ancak bu şekilde aydınlanabilirsin.”

1 thought on “Atalarımın Kalbini Kıran Boşluk”

  1. Geri bildirim: Lento Dergi 2023 Şubat - Atalarımın Kalbini Kıran Boşluk - İPEK SÖZEN

Yorum bırakın