Berlin Üzerindeki Gökyüzü mü yoksa Arzunun Kanatları mı?

 Richard Reitinger, Peter Handke ile Wim Wenders’in senaryosunu yazdığı ve Wenders’ın ayrıca yönetmen koltuğuna oturduğu orijinal adı Der Himmer über Berlin, Türkçesi Berlin Üzerindeki Gökyüzü filmini birkaç kelimeyle özetler misin deseler benimkiler; melekler, siyah-beyaz, Berlin, acı, arzu, merhamet ve iç ses olur.

 Bruno Ganz’ın melek Damiel’ı; Otto Sanders’ın melek Cassiel’i canlandırdığı film genellikle üstten, meleklerin gözünden bize yansıtılıyor. Filmin en çarpıcı özelliği ilahi bakış açısıyla yazılmış bir kitap gibi, melekler vasıtasıyla insanların iç dünyasına yaptığımız yolculuk. Birkaç sahne haricinde neredeyse sesli diyaloglar yok. Film boyunca insanların acılarına, mutluluklarına, düşüncelerine, korkularına kısaca tüm insani duygularına iç sesleri (monolog) ve bilinç akışlarıyla dahil oluyoruz. İç monolog edebiyatta da çokça karşımıza çıkan bir teknik olmasının yanı sıra zaman zaman gerçek, filtresiz düşüncelerimizin ne kadar korkutucu ve uçlarda olduğunu hatırlatır bizlere. Andan koptuğumuz ya da belki de ana daha çok daldığımız tüm duygulara, iç seslerle ayna tutan filmde çocuklarınkine ayrı bir önem verilmesi de tesadüf değil. Filmde Damiel, Cassiel ve diğer tüm melekleri görebilen sadece çocuklar. Bunun altındaki temel mantık elbette çok açık, çocukların kurallardan bağımsız, basit ve saf düşünen, hisseden varlıklar olmaları. Tüm film boyunca Nobel ödüllü edebiyatçı ve dizinin senaristlerinden Handke’nin yazdığı Çocuk Olmanın Şarkısı şiiri, bizlerle kesitler halinde melek Damiel’ın ağzından paylaşılıyor. Filmi seneler önce izledikten sonra ilk araştırdığım, bu şiir olmuştu. Tabii o zaman şiir olduğunun farkında değildim. Yazının sonunda arzu edenler için tüm halini eklediğim şiirin benim için en dokunaklı beytini paylaşmak istiyorum;

Çocuk henüz çocukken çocuk olduğunu bilmezdi.
Her şey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.
Çocuk henüz çocukken hiçbir şey hakkında fikri yoktu.
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu, sonra koşmaya başlardı.
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…

 Filme konu olan şehrin Berlin olmasının da ayrı bir önemi var. Savaş sonrası, duvarın yıkılmasından öncesinde geçiyor. İnsanlar hâlâ savaşın yaralarını sarmaya çalışırken soğuk savaşla mücadeleye devam ediyor. Duvarın her iki tarafına özgürce hareket edebilen melekler, insanların duvar metaforu üstünden bölünmüşlüklerine ve bütün olma arzusuna tanıklık ediyorlar. Berlin’in büyülü ve karmaşık tarihi yapısına ek kullanılan mekân ve görsel seçimleri, duvar, kafeler, merkez kütüphane gibi, düşünüldüğünde film için başka bir şehir seçilemezdi diye aklınızdan geçiriyorsunuz. Şehrin -her ne kadar savaşların arasında kalsa da- kültürel ve entelektüel bir merkez olmasının da seçiminde payı olduğunu düşünüyorum.

 Mekân olarak kullanılan kütüphane sahnelerinde ki bence filmin en dokunaklıları, diğer başka melekleri de görüyoruz. Sessiz bir ortamda insanların çok sesli iç dünyaları. Birkaç kere tekrar eden kütüphane sahnesinde, bir sürü meleğin (melekler hep aynı şekilde giyindiği için rahatlıkla film boyunca ayrıştırabileceksiniz) insanların acısına, hayallerine tanık olurken bizi de ettiğini fakat melek olarak esasında bir işlevlerinin olmadığını, sadece insanlar için üzüldüklerini veya sevinebildiklerini görüyoruz.

 Filmin İngilizce adı birebir Almancadan tercüme edilmeyerek Wings of Desire (Arzunun Kanatları) olarak adlandırılmış. Bunun iki nedeni var: Birincisi özellikle melek Damiel’ın insanlığa duyduğu arzu. İkincisi ise yine Damiel’in bir sirk trapezcisi olan Morion’a duyduğu sevgi. Hatta bu arzu o kadar kuvvetli ki Damiel, Morion’u sirkte ilk defa sirk sahnesinin Damiel Morion’u izlerken kısa bir süre film renkleniyor. Damiel’ın Morion’a ve insanlığa duyduğu arzu, en sonunda onun insan olmasıyla sonuçlanıyor. Ve biz bu süreçten sonraki sahneleri genelde renkli izliyoruz. Bu yüzden de film farklı bir isimle İngilizceye çevriliyor.  Filmi izledikten sonra metnin başlığı sizlere daha anlamlı gelecek. Lakin ben gene de sizlerle fikrimi paylaşmak istiyorum. Bence her ikisi de çünkü zaten böyle güzel bir filmi tek adla sınırlamak olmazdı.

 Peki Damiel’ı insan olmaya iten arzuları olsa da onu yapacağı geri dönülmez seçime karar verdiren neydi? Peter Falk, namıdiğer Komiser Kolomb, filmde kendisini oynar, küçük bir nüans farkıyla. Aslında o da eski bir melektir. Damiel’ı bir büfenin önünde yanına yaklaşınca hisseder ve ona insan olmanın güzelliklerinden bahseder. Bu sekans özellikle son yılarda insanlığı içinde bulunduğu oradan oraya koşturma halinin, suni mutlulukların esasında bizi diğer canlılardan ayırıp özel kılan küçük ama mutluluk verebilen detayları düşündürten filmin en önemli sahnelerinden biri. Peter, bir şeylere dokunabilmenin, sıcak ve soğuğu hissetmenin, yeri gelince iki elini birbirine sürtüp ısınma çabasının ve bazen de sigara ile içilen kahvenin tadından zevkle bahseder. Büfeci şaşkınca Peter’ı dinler. Sonuçta o önceden bir melek olarak biz insanlara lütfedilen bu muazzam duyguları birkaç senedir yaşıyordur. Büfeci gibi hep insan olan bizler ise bunun farkını hiçbir zaman anlamayacağız ya da ancak böyle filmlerle kısa da olsa hatırlayacağız.

 Meleklerden Cassiel, Damiel’dan oldukça farklıdır. Damiel’ın çocuksu bir yapısı vardır, yer yer muzır bir gülüş peyda olur dudaklarında. Cassiel ise film boyunca ciddi ve mimiksiz surat ifadesini korur. Önünde intihar eder birini gördüğünde bile “Hayır!” diye haykırsa da yüzü değişmez. Damiel ve Cassiel arasındaki fark insan Peter Falk ile karşılaştıkları ayrı sahnelerde de belirtilmiştir. Damiel insaniyete yakındır ve Peter’ın ona uzattığı ele sıkar. Cassiel ise başka bir sahnede ona uzatılan eli sıkmaz. 

 Yazımın sonlarına yaklaşırken filmde dikkatimi çeken birkaç noktaya daha değinmek istiyorum. Önce kütüphane karşılaştığımız sonra Berlin sokaklarında Potsdamer Platz’ı bulmaya çalışıp eski Berlin’i hatırlayan ve sonunda hiçliğin ortasında sokağa atılmış boş bir koltuğa oturan Homer (Curt Bois) karakteri üstünden Wenders, dünya üzerindeki endişesini bizi yansıtıyor. Homer çok yaşlıdır, savaş görmüştür, etrafındaki insanların hem birbirlerinden hem dünyadan kopuşlarına tanıktır. Ayrıca Wenders, Berlin’in çok kültürlü yapısını da es geçmez ve bir sürü farklı ırktan insanı sahneye taşır.  Hatta iki sahnede direkt Türkçe, Türklerin iç seslerine kulak verdirir ki bunu da kendimce bir jest olarak yorumladım. Bir jest de sirk sahnesinde sunuyor Wenders. Sirkin adının Alekan Sirki olarak anılmasında Wim Wenders’ı kırmayıp 80 yaşında filmin görüntü yönetmenliği yapan Henri Alekan’a nazik bir minnet mesajı.

 Filmin sonlarına doğru Damiel arzusuna kavuşuyor, insan oluyor ve biz artık filmi çoğunlukla renkli şekilde izliyoruz. Damiel insan olmuştur, yetişkin görüntüsüne sahiptir ama bazı hareketleri dünyayı tanımaya çalışan bir çocuktan farksızdır. Çünkü her ne kadar insanları melek olarak gözlemlese de teori ve pratik uyuşmaz. İlk insan olduğu gün, kafasına düşen zırhla kafası kanar. Kanı tadar, “Güzelmiş.” der. Ardından sokakta karşılaştığı birine renklerin isimlerini sorar. Sonraki sekansta Damiel’ı bir kıyafet mağazasının önünde görüyoruz. Artık melek değildir ve üstündekilerin yerine rengarenk, biraz da absürt kıyafetler giymiştir. Peter Falk ile bir daha, bu sefer insanken karşılaşır, dolandırıldığını, onun eski bir melek olduğunu öğrenir ve ilk sigarası dudaklarıyla buluşur. Ve ihtirasın simgesi kırmızılar içinde Marion ile sonunda karşılarılar. İnsani konuşmaları hâlâ tam ilerletemeyen Damiel yerine o aşk, tutku konuşmasını Marion’dan dinleriz. Filmin sonunda Marion kanatsız bir melek edasıyla trapezinin üstünden süzülürken Damiel onu hayran hayran izlerken ipi kontrol etmeye çalışır. Ve tüm bunlar yaşanırken eski dost, melek Cassiel onlarladır.

 Fantastik, romantik, dram hatta yer yer belgesel niteliği taşıyan 1987 yapımı Berlin Üzerindeki Gökyüzü, belki sıcak bir yaz akşamında ilk film tercihiniz olmayabilir ama kesinlikle hayatınızda, farklı yaş evrelerinizde zevkle tekrar tekrar izleyebileceğiniz bir film olarak yer edecektir.

 Şimdi elinizi omzunuza koyun. Kim bilir belki de gerçekten melekler hepimizin yanındadır.

Çocuk Olmanın Şarkısı

Çocuk daha henüz çocukken kollarını sallayarak yürürdü.
Derenin ırmak olmasını isterdi, ırmağın sel,
bir su birikintisinin de deniz olmasını.

Çocuk henüz çocukken çocuk olduğunu bilmezdi.
Her şey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.
Çocuk henüz çocukken hiçbir şey hakkında fikri yoktu.
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu, sonra koşmaya başlardı.
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…

Çocuk henüz çocukken şu sorulara sıra gelmişti.
Neden ben benim de sen değilim,
Neden buradayım da orda değilim.
Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor.
Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?

Gerçekten kötülük var mı?
Gerçekten kötü insanlar var mı?
Nasıl olur da ben olan ben olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım…

Çocuk daha henüz çocukken ıspanağı, bezelyeyi, sütlacı ve karnabaharı ağzında geveleyip dururdu,
ama şimdi hepsini yiyor, üstelik mecburiyetten değil.

Çocuk henüz çocukken bir keresinde yabancı bir yatakta uyandı.
Şimdi tekrar tekrar uyanıyor.
Bütün insanlar güzel görünürdü, şimdi ise sadece bazıları.
Cenneti gözünün önüne getirebiliyordu, şimdi ise tahmin ediyor.
Hiçliği düşünmezdi, bugün ondan ürküyor.

Çocuk henüz çocukken hevesle oyun oynardı,
şimdi ise ancak yaptığı işle heyecanlanıyor.
Çocuk daha henüz çocukken elma ve ekmek yemek yeterliydi.
Bu bugün de böyle.
Dutlar ellerini doldururdu, bugün ki gibi
Taze cevizler buruşuk bir tat bırakırdı ağzında, hala bırakıyor.

Çocuk henüz çocukken bir dağın doruğuna vardığında biraz daha yükseğini arzululardı hep,
Büyük bir şehir gördüğünde daha büyüğünü isterdi, bugün de böyle bu.
Coşkuyla ağaçların dallarına tırmanırdı tepedeki kirazları toplamak için, bugün de böyle bu.
Kızarırdı yüzü yabancıların gözü üstündeyken, bugün de bu değişmedi.
Sabırsızca ilk düşen karı beklerdi,
bugün de yaptığı gibi.

Çocuk daha henüz çocukken
zıpkın gibi bir çomak fırlattı ağaca
bugün hala titrer çomak o ağaçta.

Peter Handke

1 thought on “Berlin Üzerindeki Gökyüzü mü yoksa Arzunun Kanatları mı?”

Yorum bırakın