Her Yerde Asude

Ağırlık antrenmanı yaparken daha iyi düşünüyordum. Set aralarında yazarsam hesaplamalarıma göre, iki ayda bitirebilirdim. Eski fotoğrafları üst üste pozlayarak elde edeceğim yeni fotoğraflarla öyküyü kurgulayacaktım. Benim için, farklı bir deneyim olacaktı. Tek sorun Zemheri’ydi. Dağınıklığı, yaydığı olumsuz enerji işimi güçleştirebilirdi.

Yağmurlu bir günün sabahıydı. “Zeno’nun Bilinci” kitabının üçüncü bölümünü bitirdikten sonra kahvaltımı hazırladım. Omletimi, sütlü yulafımı yemiş, kafeinimi almıştım ve antrenmana hazırdım. Zemheri sessiz, düşünceliydi. Anlaşamıyorduk… Son günlerde de iyice dalgınlaşmış ve benden uzaklaşmıştı. Miskinliği her geçen gün daha da artıyordu. Öfkeli ve inatçıydı. Aslında göz göze gelebilsek… Hiç konuşmuyordu. Ben de ona ayak uydurmuştum. Bazen bir şeyler söylemek istesem de tersleyeceğini düşünüp vazgeçiyordum. Evin içi sessizdi. Böyle zamanlarda aramızdaki iletişimi sağlayan küflü, eski kokusu sinmiş eşyalardı…

O gün yapacağımız antrenman için yine benim direksiyona geçmem gerekiyordu.

“Hadi! Kalk!” dedim.

“At şu ölü toprağını üzerinden!”

Başka diyarlara gitmeye odaklanmıştı. Yeni hazırladığım programın iki haftalık adaptasyon süresi bitmişti ve yüklenme evresinin dördüncü haftasındaydık. Bende en ufak bir değişim yoktu.

“Bana bak Zemheri!” dedim.

“Bu gidişle, kaslarım nasıl güç ve hacim kazanacak!”

Düşündü, sonra dedi ki;

“Geçmiş beni çağırıyor.”

Alışık olduğum bir durumdu. Tepki göstermedim.

“Bir anlaşma yapalım,” dedi.

“Nasıl bir anlaşma imiş bu?”

“Sen antrenmanını yap, ben geçmiş uğultularının peşinden gideyim.”

“Benimle alay mı ediyorsun? Farkında mısın? Son günlerde iyice çöktün. Bir zamanlar aynı yaştaydık.”

Sanki ona söylememiştim. Köşede sinip kalan eski günlere bakıyordu. Bütün insanlarda olduğu gibi, onun hikâyesi de zihnindeydi. Her defasında gizemli adaya gitmek için okyanusa açılıp bir balığın midesine giriyor, oradan değişime uğramış olarak çıkıyordu. Yolcuğu tehlikeliydi, karanlıktı…

Zemheri kibirliydi. Kendisini her şeyin sahibi zannediyordu. Fakat ölümü hatırlayınca ürker, aynalarda öbür yarısını, rüyalarda sonsuzluğu arardı. Dev canavarı ve arzularını yenerse ışığa ulaşacağına inanıyordu.

Spor salonuna geçtiğimizde yağmur dinmişti. Güneş, fotoğraf çekeceğim masanın üzerindeydi. Çekmeceden çıkardığım ilk fotoğrafta, elinde uçurtma olan, donuk yüzlü, Mr. Spak tişörtlü çocuk vardı. Yanındakinde ise, annesinin kucağında, tedirgin bakışlı bir kız çocuğu. Benim ve Asudenin çocukluğu yan yanaydı. İlk fotoğraftaki donuk yüz ifadesi ile diğerindeki tedirgin bakış, kafamdaki kurgu ile uyumluydu. Başka bir fotoğrafta ise, ev eşyalarının sessiz yığınlarında yaşayan siyah böcekler vardı. Üç fotoğrafı üst üste çektim. “İşte!” dedim. “Bu ilk fotoğrafım!”

Antrenmana başladığımda Rihanna’dan “Work” parçası çalıyordu ve Zemheri gitmeye hazır bekliyordu. Biliyordum zihni bulanık ve karışıktı.

Birçok şeyi aynı anda yapıyordum. Zorlayıcıydı ve dikkat gerektiriyordu. Ağırlık kaldırırken düşünüyor, bir dakikalık dinlenme aralarında benim ve Asude’nin fotoğraflarından yeni fotoğraflar çekiyor, düşündüğüm cümleyi yazıyordum. Asude, Zemheri, fotoğraflar, cümleler, ağırlıklar…

Zemheri, üniversitede okurken kaldığı yurdun etüt odasındaydı. Bir süre sonra, asırlardır orada yaşıyormuş gibi, kendinden emin, odadaki gri dumanı arkasında bırakıp çıktı. Ben ısınmaya devam ediyordum ve biraz sonra kaldıracağım ağırlıklarla ilgilenmeyeceğini biliyordum.

Emirgan korusunda sözünü aldığı son buluşma için jetonu attı ve telefonu çevirdi.

“Alo?”

“Kimi aramıştınız?”

“Ben… Şey… Ali Bakkal değil mi orası? Asudeyi aramıştım.”

“Öyle biri yok burada.”

“Ama! nasıl olur? Bu numarayı Asude verdi bana.”

“Yanlış numara çevirdiniz galiba. Burada ne Ali ne de Asude diye biri var.”

Ahizedeki ses, karanlık bir tünelden hızla geri çekilmiş, coşkulu bir gürültüyü ondan daha derin bir sessizlik alt etmişti. Koridoru çevreleyen boşlukta, etrafı gülen aynaların bakışlarıyla sarılmıştı. Zavallı Zemheri… Sıcaklığı, gözlerindeki arzu, sevişmeleri, uçuşan kuşların şahitliği… Bir çırpıda söküp atamazdı. Tek umudu, Asude’den gelecek telefondu.

Ağırlıklara odaklanmıştım. Set aralarında fotoğraf çekmeye ve yazmaya devam ediyordum.

Zemheri, daha önce duymadığı isimleri ezberinden söylemeye başlamıştı. Emin Mandalinaçiçeği, Ferruh Korkutmaz, Şaban Yıldırımsavar, Gürkan İncebıyık… Kendi ismi, bir türlü anons edilmiyordu.

Geniş bir salondaydı, kalabalığa bakıyordu. Asude’yi iki erkeğin arasında konuşurken gördü. Bir süre sonra yandaki masaya oturdular. Genç olanı yaşlı olana aldırmadan Asude’yi öpmeye başladı. Bu rüyayı ve benzerlerini çok kez görmüştü. Zemherinin dediğine göre, yurt bir haftalığına tahliye edilmiş, sekiz katlı bina karton kutu gibi buruşturulup sessiz ve karanlık bir hücreye dönüştürülmüştü. İçinde sadece kendisi vardı. Asude’ye olan tutkusu, bulaşıcı hastalıkmış gibi yurdun içine, gri gökyüzüne, öbek öbek bulutlardan yeryüzüne yayılıyordu.

İkimiz de unutmak istemiyorduk. İç içe geçmiş hayatlarımızın fotoğraflarını üst üste koyup yeni bir fotoğraf çekiyor, peşine bir cümle yazıyordum. Zemheri ise, kendi hücresinin her bir köşesinde Asude’yi arıyordu.

Rutin günlerimizin, rutin saatinde…

Yorum bırakın