Magic Makas Beylikdüzü

 1867 Rusya, bembeyaz bir kış günü. Hizmetçim Vasili’nin yaptığı ağır yemeklerden ve peş peşe yuvarladığım votkalardan sonra ağırlaşan vücuduma dinginlik getirmesi umuduyla, dondurucu soğukta uzun bir yürüyüşe çıktım.  Moskova Nehri’nden esen rüzgâr babamdan kalma montu aşıp yer yer bedenimi titretse de zihnime, ve nispeten mideme iyi geliyordu. Bir süre sonra iyice keyiflenmiştim; Arbat Caddesi’ne doğru yönelip sıra sıra mağazaların, sokak sanatçılarının, sevimli barların arasında buldum kendimi.  Kutup ayılarını kurtarmak isteyip istemediğimi soran bir delikanlıyla girdiğim uzunca bir münakaşadan sonra birkaç rublemi ona kaptırarak yoluma devam ettim. Rahatlayan midemin etkisiyle ışıltı bir barda birkaç kadeh daha votka portakal içme isteğiyle yürürken, genç bir kız elime bir ilan tutuşturdu:

 “Moskova Yaratıcı Yazarlık Dersleri

Eğitmen: Dostoyevski, Fyodor.

 Eğitmen Hakkında: 1821 doğumlu olan eğitmenimiz, Moskovamızın son dönemde yetiştirdiği en önemli yazarlardandır. Bugüne kadar sayısız kitaba imza atan yazarımız, zaman zaman çarpıcı yazılarıyla edebiyat dergilerinde de yer almaktadır. Bizi bize edebiyatla anlatmayı kendine düstur edinen eğitmenimiz, şimdilerde, Erasmus programıyla Moskova’dan Türkiye’ye giden bir öğrencinin başına gelenleri anlatmayı planladığı bir yol hikâyesi üzerinde çalışmaktadır.”

 Fakülteden dostlarımla yaptığımız edebi tartışmalarda adını sıkça duyduğum bu yazarın dersine katılmak için karşı konulamaz bir istekle doldum. İlana göre dersler bugün başlıyordu, ilk seansa yetişmek için henüz vaktim vardı. Doğruca adrese gidip kaydımı yaptırdım ve bir iş hanının dördüncü katındaki dersliğe gittim.

 Bir öğrencinin daha kaydolduğunu gören üstat sevincini saklayamadı, sadece yeni gelenlere ücretsiz olduğunu belirterek kendi elleriyle bir bardak sahlep doldurup bana uzattı. Ben “Tarçın var mı buralarda?” diye bakınırken, Üstat Dostoyevski, bana oturacağım yeri işaret etti. İlk kitabı basıldığından beri yazar tıkanması sorunundan muzdarip olduğunu duyduğum Şeyma Subaşı ile sıra arkadaşı olmuştum.  İnsan iç dünyasının gizli kalmış yönlerine yapacağımız yolculuğun nereden başladığını anlamak ve biraz da muhabbet açmak için kendisine hangi konuyu işlediklerini sordum, pek de alakadar olmayan bir tavırla tahtayı işaret etti.

Ders: Yaratıcı Yazarlık

Konu: Zincirleme İsim Tamlamaları”

***

 Karantinanın otuz beşinci günü falandı, yine gece uyuyamış, gün ortasında öğle sıcağının da etkisiyle uyuyakalmıştım. Pandemiden önce de çok normal olmayan rüyalarım, yeni normalin etkisiyle iyiden iyiye zıvanadan çıkmıştı. Bir hafta önce Bob Marley teknik liderliğindeki Tavşanlı Linyitspor’da ön libero olarak forma terletiyordum, geçtiğimiz gün de Charlie Chaplin ile Moda Sahili’nde bira içerken, denize serdiği balonlarını toplamak için kayıkla denize açıldığı anda alabora olan tüfekçiyi boğulmaktan son anda kurtarmıştım. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi iç sesim, uyku halinden gerçek dünyaya geçerken adeta bilgisayarın açılma sesi gibi şarkı çalma huyu edinmişti. Dostoyevski ile başlayıp Şeyma Subaşı ile devam eden, toplumsallıktan uzak, tamamen kendi iç dünyamdaki bölünmüş kişiliğimi konu edinen rüyam; “Misket” şarkısıyla nihayete ermişti.

“Güvercinim uyur mu,

Çağırsam uyanır mı,

Ben yandım aman,

Ayrılamam…”

 İç sesimi dinledikçe, “Ne saçma şarkı lan bu!” diye düşünmekten uykum kaçtı, kalktım bu sözlerin hikâyesini araştırdım. Yıllar önce kızlı erkekli bir ortamda bir türkünün, “Manda yuva yapmış söğüt dalına” şeklindeki sözlerine ağız dolusu verip veriştirirken, bir arkadaşımın, “Yalnız o türkü, vergiden yılmış köylünün hakkını egemen güçlere karşı savunan ozanların, hiciv kabiliyetlerine eşsiz bir örnektir.” demesiyle boyumun ölçüsünü almıştım. Araştırmadan, veriştirmeyecektim artık.

 Anadolu halkı acısını müşkülünü türküye çevirip oyun havası yapmaya bayılıyormuş meğer. Halkımızın gerdan kırdığı, halay çektiği, hatta yürüme bozukluğu olan topallamayı bile dans figürü olarak kullandığı birçok şarkıda olduğu gibi bunun da altından bambaşka bir hikâye çıktı. “Misket” adı, ismini cismini pek de bilmediğim misket elmadan geliyormuş, hikâyedeki hatun kişi evlerinin önündeki misket ağacına çıktığı için, sevdiceği bu çıtı pıtı kıza Misket diyormuş. Misket Hanım, sevdalısı Osman Efe evlerinin önünden geçeceği zaman, “Anacığım ben elma yolmaya gidiyorum, akşam karşılıklı gömeriz,” diye ağaca seğirtiyor, Osman Efe de kâh “Ulen bu bağcıkları hemen çözülsün diye mi yapıyorlar arkadaş!” bahanesiyle ayakkabısını bağlayarak, kâh ağaçtan düşen elmaları sektirmeye çalışarak, ağacın altında sevgilisiyle sohbet ediyormuş.

 O zamanların sosyal medya görevi gören çeşmelerinde bir başka babayiğit de Misket Hanım’ı görüp beğeniyor, elbette ki çok zengin, belki de çeşmenin sahibi. Kızın babasına haber uçuruyor Kır Ağa isimli bu yiğit, baba zaten dünden razı bu izdivaca. Misket ağacı Osman Efe’ye durumu fısıldıyor, Osman Efe kim bilir hangi güvenilmez haber kaynağıyla Kır Ağa’ya, “Onu severim sayarım ama yolumdan çekilsin, yoksa sonu iyi olmaz,” diye haber salıyor. Ulaklar mesajı, “Neticesindeki saçları Kır Ağa kim oluyor da benim misketime göz koyuyor!” olarak adresine ulaştırınca bıçaklar çekiliyor. Belirlenen gün ve saatte bu iki yiğit düelloya çıkıyor. Misket Hanım ağaçta, tüm köylü harman yerinde kıran kırana geçen kavganın sonucunu beklerken, Kır Ağa bakıyor pabuç pahalı, “Al tamam senin olsun, şimdi üzmeyelim birbirimizi, aynı köyün çocuğuyuz sonuçta,” diye çekiliyor kavgadan. Davul zurna düşüyorlar misket ağacına doğru yola.

 Misket Hanım haber kanalının tepesinden evlerine yaklaşan kalabalığı süzüyor, heyecandan olsa gerek gözü ilk Kır Ağa’yı seçiyor, Osman Efe’nin düelloyu kaybettiğini düşününce gözleri kararıyor, ağaçtan düşüp oracıkta can veriyor. Osman Efe feryat figan, sığamıyor oralara. Bu hüzünlü sona tanık olanlar bir türkü yakıyor, bu türkü de şimdilerde düğünlere katılan kalabalıkları coşturuyor.

 “Câminin ezan vakti,

İçinin düzen vakti,

Ben Misket’i yitirdim,

Sonbahar gazel vakti.”

 ***

 Artık uyumama imkân yoktu, elimi yüzümü yıkamak için banyoya gittiğimde gözüm aynadaki saçıma takıldı. Karantinanın verdiği iç sıkıntısı, hastalık korkusu, gelecek günlerin belirsizliği falan gözümde bir anda küçüldü gitti. Çünkü kafamın arkasında bugüne kadar fark etmediğim bir saç öbeği büyümüş, tavuk götü halini almıştı.

 Şirketten arkadaşlarla yaptığımız görüntülü toplantılarda çoğunun kendi saçını kestiğini görmüştüm, hepsi de öve öve bitiremiyorlardı bu yeni durumlarını. “Abi çok büyük rahatlık, valla kendime geldim, dünya varmış, bugüne kadar o saçla nasıl yaşamışım!” şeklinde bitmek bilmeyen muhabbetlere giriyorduk. Uzunca yıllar kısa saç ile dolaşmıştım ama beş yıl önce bir gün, “Madem saçım var, elalemin enayisi ben miyim, niye uzatmıyorum!” diyerek kısa saça veda etmiş ve bir daha o günlere dönmemeye, kısa saçın verdiği rahatlığa kendimi kaptırmamaya yemin etmiştim. Bir yanda yeminim, diğer yanda ise tavuk götü duruyordu, yapılacak şey belliydi, eğdim başımı yürüdüm yavaş yavaş tıraş makinesine doğru.

 Ortaya çıkan sonuç hiç de fena değildi, gözlerim yıllarca kısa saçlı halimi gördüğünden olsa gerek manzaraya hemen alıştı, iki saat sonra beynim, “Bu güzelliği neden 158 takipçimle paylaşmıyorum ki!” diye düşünmeye başladı, beynimden hızlı hareket eden ellerim, “hikâye” özelliği olan tüm sosyal mecralara kafamın son halini; “Var mı tıraşı gelen başka birileri, itina ile saç kesilir, ehe mehe!” diyerek atmıştı bile. Beğeniler yağsın, ateş simgeleri birbiri ardına patlasın diye beklemeye başladım. İlk beğeni mesajı beklediğim gibi annemden geldi, sonra birkaç kendini bilmez “Kanka ne yaptın kendine yaa!” yazdı. “Aman kendi tiplerine baksınlar” diye düşündüğüm anda gelen bildirim sesiyle ekrandaki yazıya kaydı gözlerim.

“Magic Makas Beylikdüzü” hikâyenize cevap verdi.

 Berberimin de takipçilerimin arasında olduğunu unutmuştum, onun profesyonel yorumunu merak ettiğimden hızlıca açtım mesajını: “Neticeme benzemişsin!” Tavuk neticesinden berber neticesine hızlı bir geçiş yapmıştım. Aslında böyle laflar edecek biri değildi, düzgün efendi bir adamdı, yaptığı kesim hatalarını da bu yüzden görmezlikten geliyordum çoğu zaman. Sanırım karantina etkisiyle biraz gergindi, bunu hoş görmem gerekiyordu ama ben de gergindim, sanırım bu yüzden ellerime hakim olamadım: “O zaman senden daha yakışıklı olmuşum, ha ha” yazıverdim.

 Bir süre küfürleştik; o benim saçıma saydırdı, ben onun makasına, o benim ensemi düzledi ben onun aynasını kalayladım. Yedi yıldır düzenli olarak gördüğüm adam hakkında bu kadar az şey biliyor olmak canımı sıktı, meğer hiç doğru düzgün konuşmamışız, memleketini bile sormamışım. Sadece tuttuğu takımı biliyordum ama ona küfredemezdim, aynı takımı tutuyorduk, üstelik o son sezon kombine almıştı, aklına gelse bu konuda onun bana küfretme hakkı daha çoktu.

 Biraz sakinleştikten sonra, “Bu iş böyle olmaz, bu saçla ortalıkta dolaşmana izin veremem,” dedi. “Abi zaten karantinadayız, insan gördüğüm falan yok.” dediysem de dinletemedim. Akşam dükkâna gel seni tıraş edeceğim diye tutturdu. “Abi polisler kıskıvrak yakalar bizi, baskın anını da internete koyarlar rezil oluruz,” dedim. Çekinceme hak vermiş olacak ki, tamam o zaman ben geleyim dedi. Oldum olası devletle karşı karşıya gelmekten korkarım, bu isteğine de direndim, yakalanırız dedim, kılık değiştiririm gerekirse dedi, artık kafasında ne yaşıyorsa.  Olay çığırından çıkmıştı, gelecekti, konumumu atıp beklemeye başladım.

 Küfürleşmemizin de verdiği gerginlikle aynı sitede oturan arkadaşımı çağırdım, kavga falan çıkarsa iki kişi olmak için. “Ooo gelmişken benim de yanları alır,” diye koşa koşa geldi şekilci arkadaşım. Kendisinden birazcık tiksindim, biz can derdindeyken adam şekil peşindeydi ama bir kişi bir kişidir diyerek belli etmedim hislerimi.

 Beklediğimin aksine gayet sakin geldi makasların efendisi, hâl hatır muhabbet derken ikimizin de tıraşı bitti, kolonya bile getirmişti yanında. Mikroplar ölsün diye diye her yerimize sürdük ucuz limon kolonyasını. “Bir daha da böyle bir işe kalkıştığını görmeyeyim, ne zaman istersen çağır ben gelirim,” dedi babacan bir tavırla. Gündüzki terbiyesizliğimin özürü olarak bir şeyler içmeyi teklif ettim, memnuniyetle kabul etti saçlarımın şekil babası. Henüz birkaç kadeh bir şey içmiştik ki, yanları düzelmiş arkadaşım “Abi gece yarısından itibaren iki gün sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, ben tekele kaçıyorum,” dedi. Berberim de onun peşinden, “Çocuğun siparişleri vardı, marketler kapanmadan gidip alayım,” diyerek fırladı.

 İçkinin tesiriyle uyuyakalmışım. Sabah kalktım, gece ortalık birbirine girmiş, sokağa çıkma yasağı başlamadan önce herkes marketlere koşmuştu. Bir televizyon kanalında berberimi gördüm, elinde kocaman bir gazlı içecek ve onlu bisküvi paketi, mahşeri bir kalabalıkla beraber markette sıra beklerken tam olarak neticeme benziyordu. İç sesim önceki akşamın da etkisiyle günümüzden bir şarkı tutturdu.

“Her yerde saç var, yerlerde saçlar

Kimin bu saçlar bilemiyorum

Uyandığımda yabancılarla

Kendi evimden de gidemiyorum.”

 

 

 

 

 

2 thoughts on “Magic Makas Beylikdüzü”

Yorum bırakın