Karşılaştılar

 O günü hatırlamaya çalışayım; yazın sıcak mı sıcak günleriydi. Nemli bir İstanbul öğlen saati, aylardan temmuz idi. Güneş tepedeydi, derin bir boğuntu vardı soluduğum havada, biraz deniz esintisiyle serinlemek için vapurun arkasına geçtim. Süleymaniye Camiini gölgede bırakan o ucube bina henüz yoktu, Park Otel’in başını çektiği bilindik İstanbul katliamı daha yeni yeni başlıyordu.

 Keşmekeş dolu sandığımız yaşantımız, daha da dingin olsun diye hayal kurar, sokaklarda pankartlar elimizde yürürdük o günlerde. Her şey daha iyi olacaktı, buna inanıyorduk. Oysa son yirmi yılda ülkenin geldiği durum daha da beter oldu, akıl almaz bir yıkım, kültürde, eğitimde yozlaşma, doğal kaynakların israf edilmesi gibi konular artık asıl odağımız oldu. Şimdilerde özgürlük, barış, eşitlik söylemleri geri kalmış gibi sanki. Geldiğimiz yerde ise ne yiyip içeceğimiz, nasıl yaşayacağımızı, yani temel ihtiyaçlarımızı gidermeyi konuşur olduk daha çok, yollara çıkıp pankartlarla gezdiğimiz günler çok geride kaldı. Ekonomik sıkıntılar belimizi büktü, başka hiçbir yük taşıyamaz olduk. Bu kent bizi yutacak hale geldi. Geceden sabaha varıncaya dek yeni binaların eklendiği canım İstanbulumda artık sadece bir tek ağaç ayakta kalsın diye için mücadele eder olduk.

 O güne döneyim. Vapur nispeten serin, sessiz, manzara nefis, zihnimde çalan müziğim vardı… Boğaziçi berraktı, kıvrılarak ilerleyen serin suları, sularda beyaz köpükler, köpüklere “balık yakalarım” derdiyle dalış yapan martılar eşlik ediyordu. Şimdilerde martılar, balık neslinin azalması ile karaya, çöplere yöneldiler, avlanmıyor, Çöplere dalış yapıyorlar. Tarihi İstanbul, tüm görmüş geçirmişliği ve azametiyle karşımda duruyor, ibadet edercesine seyrediyordum Sarayburnu’nu…

 Arkaya geçtim her zaman yaptığım gibi, ayakta duruyordum… Böylece daha yakın oluyordum denize, güneş sırtımdan çekilmişti, zaman zaman motorun çıkardığı beyaz köpüklerden üzerime su sıçrıyor. Kendi kendime gülmenin tuhaf göründüğünü bilsem de eğleniyordum. Zihnimde dolanan ezgiyi sonuna dek dinlemek düşüncelerimle baş başa kalabilmek istiyordum.

  Purcell’ın Dido ve Anaias adlı operasının uvertürü beynimde dönüyordu, bunu takıntı olarak değerlendirecek sayısız uzman vardı. Kimseyi, kendimden başka hiç kimseyi, rahatsız etmiyordum ya, takılsın. Yapacak bir şey yok, ben böyleyim, ömrümü bu takıntılarla geçireceğim. Biliyorum.

 Zihnimde sürekli tekrarlanan duyduğum bu eseri neden seçmiş olabilirim? Acaba evden çıkarken mi duydum, yoksa bir şey mi çağrıştırdı? Denizin ferahlığı, barok dönemin dinginliği olsa gerek sanırım… Böylelikle çağırdı zihnim.

 Nasıl sonlanacağını biraz öğrenmiştim, sonuna dek dinlemedikçe de içerde çalmaya devam edecekti. Aksi takdirde asla bitmiyordu. Yorucuydu durumum… Ama kabullenmiştim artık. Takıntımdan şikâyetçi olmadan bir köşeye geçip, kimseye duyurmaksızın o güçlü ezgiyi mırıldanmaya başladım, bundan daha güzel bir ortam olabilir miydi müziğimi dinlemek için?

 Bana rahat vermeyen tek şey, ayağımdaki kovboy çizmeleriydi. Evet, yaz kış demez, güneşli günlerde, kar-yağmur-çamur demeden yıllarca kovboy çizmesi giydim gençken… Kendimi nedense pek özgün bulurdum o çizmelerle. Orta Amerika’dan göç etmiş gelmiş bir sığır çobanıydım sanki. Bundan daha rahatsız bir ayakkabı türü olamaz, yıllarca ayağımdan çıkartmadım, ne eziyet çektim. Şimdi yanından bile geçmem o çizmelerin.

 Kadıköy’e özel ders için geçiyordum. Küçük otizmli bir kıza piyano dersi veriyor ve her ders çok şey öğreniyordum. Can atıyordum gitmeye, benim için yeni deneyimler edinmek her şeyden değerliydi.

 Okul zamanı okula gidiyor, boş günlerimde ise özel ders vererek zamanımı değerlendiriyordum. Evde oturup boş boş vakit geçirmek ya da uyumak gibi bir düşüncem olmadı hiç. Hayatımı çalışarak geçirdim hep…

 Yaz tatiliydi. Okul kapalıydı, hiçbir arkadaşım kentte değildi. Herkes yazlığa ya da tatile gitmişti. Zaten, arkadaşlarım İstanbul’da da olsa bildiğim bir şey varsa, uygun bahaneyi bulur ve bu vapur yolcuğunu yine yalnız yapardım. Tek imrendiğim şey, Ada’da oturmak ve yüzmekti. Çok severdim denizle ilişkili olan her şeyi, suyu rahatsız etmeden yüzer, parmaklarımın arasından kayışını izler, denizle ayin yapar gibi bütünleşirdim.

 Ailemle bugüne kadar, bir kez tatile gidebilmiştik. Fethiye taraflarından başlayıp bir ay boyunca her gün ayrı bir yerde kaldık. Tek tatilimdi, unutulmazdı. Gezmek ve keşfetmek tutkumu o tatille beslemiştim. Her gün yüzüyor, ören yerlerini ziyaret ediyor ve yeni beldeler keşfediyordum. Tatilimi tek bir kot şortla geçirdim, ihtiyaç duymuyordum fazlasına. Bilmiyordum evlendiğimde bile; ne alınır, ne gerekli olur bavulda? Tatilde nasıl iyi giyinilir?

 Arkadaş diye adlandırılan insanlarla paylaşacak bir şeyim yoktu. Onlar beni anlamıyor, ben de onlardan keyif alamıyordum. Güldükleri, okudukları, dinledikleri yavan geliyordu, kısaca uyumsuzdum. “Daha fazlasını olmalı mutlaka,” diyerek hayatı kurcalamayı tercih ederdim. Onlarla vakit geçirmenin zaman kaybı olduğunu düşünürdüm. Başka anlamlar aramaya yönelmiş, beni besleyen insanları etrafımda istiyordum…

 Annem bu nedenle “Sorunlusun,” “Tek başına olmaya mahkumsun,” diyordu bana. Oysa ben, bunun bir sorun olduğunu düşünmüyordum.

 Böylece günden güne giderek içime kapandım, İyice yalnızlaştım. Derinliksiz ilişkiler içinde olmaktansa kendimle olmayı tercih ettim hep. Kafamda çalan müziğim, tatlı yaz esintisi, martılar, Sarayburnu ve kovboy çizmelerim… Başka bir şeye ihtiyacım yoktu benim.

 Arkamdan gelen deklanşör sesi ile irkildim, daldığım düşüncelerimden uyandım, etrafıma bakındım. Yanımda bir genç adam duruyordu. Kim ola bu? Sıcak gülümsemesi yayıldı etrafa, denize, martının kanadına, oradan gökyüzüne… Neler oluyordu?

“Fotoğraf karesine girdiniz, sakıncası yoktur umarım. Deniz ve martıları çok severim, siz de oradasınız şimdi,” dedi.

 Bana öğretildiği gibi yapmam gerekeni yaptım. Hemen adamı uzaklaştırmalıydım kendimden. Tersledim onu: “Sormalıydınız çekmeden önce,” deyip kafamı çevirdim öte tarafa. Bana uzunca gelen sessizliğin ardından fark ettim; canım bu hareketi yapmak istemiyordu… Sezgilerim onun düzgün biri olduğunu söylüyordu, zararsız, hatta sevimli. Daha fazla aksiliğe devam etmedim ama hafif kadın izlenimi de vermemeliyim.

 Vapur yolculuğumu onunla paylaşmak istedim. Martıları ve denizi seven birinden zarar gelmez, yol boyu konuşmaktan da. Geçici bir süre için zihnimdeki ses susmuştu. Neden olmasın? Sessizliğimi paylaşabileceğim biri şu anda karşımda… zorlanarak sordum;

“Fotoğrafçı mısınız?”

“Hayır, gazeteci.”

“Hangi gazete?”

“Cumhuriyet. Siz?”

“Konservatuvarda öğrenciyim.”

 Konuşma böyle başladı ve devam etti. Birbirlerinin kim olduğunu bilmiyorlardı. Genç kadın sadece adamın martıları ve denizi sevdiğini, onların fotoğraflarını çektiğini, gazeteci olduğunu biliyordu, adam ise kadın hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Sadece kadın, konservatuvar öğrencisi olduğunu ve adını söylemişti çekinerek. Adam sormadı daha fazlasını. Rahatsız etmemek için. Ama yine de o kafa karıştırıcı tanıdıklık hissi vardı. Kadın, adamda en çok ihtiyaç duyduğu şeyi hissetmişti, güven…

 Ancak bu çok tuhaftı. Karşılaşalı henüz beş dakika olmuş, üstelik kadın onu terslemiş, yanına yaklaştırmamıştı. Nasıl bunu hissedebilirdi? Derken genç kadın ve adam karşı koyulmaz biçimde akıp giden bir sohbet içinde buldu kendini. Kadın kendine şaştı en çok, böyle kolaylıkla sohbet edebilmesine, durmadan konuşabilmesine…

 Hiç istemedi vapur iskeleye yanaştığında bu kez, Kadıköy rıhtımında, konservatuvar binasından yükselen sesleri duymayı. “Ne olur vapur yanaşamasın!” dedi içinden “Bir aksilik olsun yanaşmasın!”, “Bu yolculuk bitmesin!”, üstelik ayaklarının rahatsız halini bile unutmuştu. Çevrelerinde dönen rüzgâr, beyaz köpükler bile biçim değişmişti vapur Kadıköy’e geldiğinde. Adamın açık kahverengi gözlerindeki ışıltılar, kadının yosun rengi gözlerindeki derinliğe karıştı. Kadın zihninde çalan müziği duymaya başladı yeniden, ikisinin bakışlarının dansına eşlik etti sesler. Ne kadar da uymuştu bu müzik o ana… Ama yolculuk buraya kadardı. Kadın yanaşan vapurdan isteksizce indi, adam duraksadı. Adam elini uzattı birden ve kadın da aynı anda. Birbirine çarptı elleri, kadın yanan elleri hissetti, hafifçe allandı yanakları, öylece oyalandılar ayak üstü. “Peki, teşekkür ederim, eşliğiniz için, yolculuk keyifliydi,” dedi kadın, “Teşekkür ederim,” dedi adam sadece.

 Kadın her zamanki derin ıssızlığına, adam da kentin yavaş yavaş çöreklenen mücadelesine döndü. Zihninde sürekli çalan müzik durulmuyordu, artık yorulduğunu hissetti kadın. Bir süre duyduğu sesleri yazmayı denedi ama işe yaramadı. Ardından sokak lambalarını, yoldan geçen kırmızı arabaları, yıkadığı çatalları, üst üste kaç defa aynı kelimenin tekrarladığını saymanın, onu nispeten rahat hissettirdiğini fark etti. Giderek artırdı saymayı, ne olursa sayıyordu rahatlamak için.

 Saymadığı zamanlarda ise vapurdaki o adamla karşılaşmalarını, akıp giden sohbeti düşünmekten kendini alamıyordu. Belki de böyle bir şey hiç yaşanmadı diyordu kendine. Uyduruyorum, hayali biri o, böyle bir sohbet hiç olmadı diye inandırmaya çalıştı kendini.

 Aradan aylar geçti. Bir gün telefon çaldı, acı sesiyle. Genç kadın yerinden hopladı. Zihninde çalan müzikten çok aykırı bir ses duyduğundan ürktü. Telefonu genellikle paralelinden babası açar, hep konuşmalarını denetlerdi. İsteksizce telefonu açtı, sırf çalmayı bitirsin ses kesilsin bir an önce, kendi içine dönebilsin diye. İşe bak! O kez babası telefonu açmadı, konuşma sadece genç kadına kaldı: Telefondaki bir erkek sesiydi, kadın tedirgin oldu;

“Buyurun kimi aradınız?”

“Benim, ben. Vapurda karşılaşmıştık aylar önce… Fotoğrafınızı çekmiştim ya, deniz, martlar ve siz vardınız. Hatırladınız mı beni? Hediye etmek istiyorum fotoğrafınızı, sizi tekrar görsem?”

“Ama bu nasıl mümkün olabilir? Beni tanımıyorsunuz, telefon numaramı nasıl buldunuz?”

“Konservatuvarlı olduğunuzu ve adınızı biliyorum. Bir de fotoğrafınız var elimde. Aylardır gazetenin istihbarat servisindeki arkadaşlarımla bu bilgiler doğrultusunda telefonunuzu arıyordum. Söylediğiniz isimde 3 kişi daha vardı. Hepsini araştırmak zorunda kaldım. Tekrar görmek istiyorum sizi.”

 Buluştular, serince bir sonbahar gününde. Beşiktaş’ta, denize kıyısı olan bir çay bahçesinde sessizce oturdular, saatlerce… Kadın ondan yükselen buram buram erkeksi kokunun da tanıdık olduğunu fark etti. Seslerindeki tını, sanki bildik bir yerden geliyordu.

 Adam bir şeyler der gibi oldu. Kadın onu duydu. Sustu, dinledi sadece…

Yorum bırakın