Kuyu

 Elinden hürriyeti alınmış bir aylık kelebeğim. Tamamlanmamış hayatım, kesik kesik ilerliyor. Çer çöpe bulanmış ve balçıklı. Doğruları görmeme engel olan alkol, sığınağım olmuş. Hataları yüzünden hayatı mahvolmuş bir bedbahtım.

 Asansör, silah, kasa, para, bir türlü bir olamamış toplumdaki anlamsız şeyler. Bu sistem içinde bocalamış ben, hayatı hiçbir zaman sorgulamayan sen. Bir de yıkık dökük yaşamların içindeki, ölü yüzler.

 Çürük sistem ejderha, çılgın tüketim tavşan! Ekşimiş süt, yıkılmış ev, pörsümüş ten, kırılmış kalp, hepsi de gizli kalmış yerlere gömülmüşler. Babacan baba, ninni söyleyen anne, balonlu çocuk, gülmekten çatlamış bebek ise, gerçekte olmayan bir düş. Zamanı gelince erimesi gereken kardan adam bile, bu aşağılık düzendeki karanlığın içinde hava alamayıp çürümüş.

 Bu düzen böyle gitmez… Karar verdim. Bir su kuyusu açıyorum. Hayatta kalabilmenin temel ilkelerinden ve dünyada ilk. Küçük bir yer kiraladım kentin güneyinde ve her şeyi siyaha boyadım. Önce bir bahçe var sadece, salıncağı olan. Sonra bir sondaj makinesi yerleştiriyorum, hatta bir de konteyner. Yalnız, merak edip soracaklardır. Bu yüzden sırrımı fark edemeyecekleri bir hava yaratmalıyım. Aslında dahi olmak gerekmez bunu fark etmek için. Bilmiyorlar ki, hevesleri kursaklarında kalacak. Onların körelmiş zihinlerine, hayata bakışın imgelerini hatırlatmalıyım…

 Aslında su kuyusu görüntüsü verdiğim yer, yolun sonu… Beynimde bir mermiyle banyonun döşemesinde yatıyorum. Babam buluyor. Önce fark etmiyor, uyukladığımı zannediyor.

 Hatırlıyorum. Hasan’la oynarken merak edip açmıştık kapağını. Dibinde bulmuştum kendimi. Kuyu derin ve karanlıktı. Allah’tan su dizlerime kadar geliyordu. Çıkardılar beni. Haberi veren, iten kişi. Yani Hasan…

 Babamın yaptığı ilk iş, ellerini koklamak oluyor. Sonra ambulans çağırıyor. Öncesinde geçmişin izini mi sürüyor, benim neden kurşun yediğimi mi anlamaya çalışıyor, bilmiyorum. Başarısının ardındaki mantık son derece basit; nerede eline kan bulanmış yalnız bir insan varsa, mutlaka ona gelir. Tutunmanın şarjörü gibidir o…

 Gözlerimi banyodaki dolabın köşesinde bir noktaya dikmiş, sisli ormanda gördüğüm kurt gibi hızla hareket eden karaltıya bakıyordum. Bir hisle gözlerimi çevirince duvarın üstünde kımıldayan değirmen taşı büyüklüğündeki böceği fark ettim. Bu sırada köşedeki karaltı harekete geçerek pencereye atladı, bir süre camın üzerinde kaydıktan sonra, en altta yapışıp kaldı. Gözümü kapatıp açtığımda bu kez duvarın üzerindeki böceğin hareketlerini takip etmeye başladım. Bir süre oradan oraya sıçradıktan sonra şekilsiz karaltıya dönüştü.

 Babam aceleyle kapıyı kapadı. Elinde bıçak, başı öne eğik, gözleri iri iri açılmış, yüzünde donuk bir gülümsemeyle, tedirgin beklemeye başladı, dolapların hareketini, gecenin karanlığında parktaki karaltıyı takip ederken, bankların yerinden oynamasına benzettim.

 Sorularım, yalnızlığım ve tutunamama sancılarım, karanlık kuyunun dibine yaklaştığımı gösteriyor. Sonum hastane çukurlarına gömülen bezlere benzeyecek.

 Karşımda dimdik, yüzünü elleriyle kapamadan ağlamaya başladı babam. Benimle göz göze gelince bir hışımla döndü, elindekileri dolabın çekmecesine tıkıştırdı. Dışarıdan gelen sürgülü kapının sesi, bir umuttu…

Yorum bırakın