Men Dakka Dukka

 Kopyala yapıştır bir gün daha. Her sabah, uyanmama sebep olan alarmın çalmasıyla başlayan bir diğerinin aynısı gün. Aylardır, gözkapaklarım aralandığı andan başlayıp da kapatana dek süren aynı fasit daire. Dayatılan mecburiyetler. Tercihim olmasa da.

 Başucunda duran ilacı aç karnına iç, elini yüzünü yıka, Perizat’ın altını temizle, kahvaltısını hazırla, portakal suyunu unutma. Taze sıkılmış olması mühim. Oldum olası tarladan sofraya sever. Yaşam yolculuğunun büyük çoğunluğunu kırsalda geçirmesinin dayatmasıdır belki de. Anlamak için çok geç. Sorsan anlatamaz, söylesen anlamaz. Eskiden de böyleydi aslında. Aşılamaz duvarları vardı. Hem niye yorayım kendimi bunca zaman sonra.  Şunun şurasında geçici bir mahkûmiyet. Birkaç ay sonra herkes yoluna, kendi dünyasına.

 Hemen her gün sil baştan anlattığı anılarını dinlememek için parlak beyaz ekranda en sevdiği programı aç,  üç saat çenesi kapansın sen de işini hallet. Yıllardır kaldığı yerde edinilmiş alışkanlığıymış. Öyle yazıyordu dosyasında. Kolay değil ekrandan iş yürütmek. Hepimizi alt edip yepyeni bir yaşama uyumlamasaydı bu minnacık virüs, ne ben yıllar sonra, arkama bile bakamadan gönderildiğim memlekete dönerdim, ne de Perizat benimle aynı çatı altında yaşamayı tercih ederdi. Heyhat! Zaman nelere kadir. Asla yapmam dediğin her şeyi gümüş bir tepsi içerisinde sunuveriyor sana ve sen bile isteye kabulleniyorsun. Bitti dediğin yerden yeniden başlıyorsun.

 Portakal suyunu, pembeden mora alacalanan dudakları arasında höpürdetirken bir anda kıkırdamaya başlayıp “benden bahsediyor” diye bağırmasaydı, ekranda sürekli ağlayıp bağıran insanlar dikkatimi çekmeyecekti. Tuhaf sesler, uzun cümleler, hüküm giydirmeler. Oldum olası nefret ederim böyle kaotik ortamlardan. Ufunet basar. Kaçıp gitmek isterim.

  Perizat, bir yandan omuzumu dürterken diğer yandan, ekrandaki kırmızı koltuğun tam da orta yerinde duran, otuzlarında var yok adama dikkat kesildi. Oturduğu yerde ileri geri sallanmaya başladı.  “İşte o!”  derken sözcükler boğazının derinliklerinde kayboldu. Olup biteni anlamak mı, merak mı? Kim bilir hangi duygu ağır bastı. Bakışları aşina adamı dinlemeye başladım.

 Camgöbeği mavisi gözlerindeki hüznü, öfkeli yüzü, omuzlarının öne doğru bükülmesine neden olan umutsuzluklarıyla anlattığı hikâyesi sıradandı belki de, kahramanlarını tanımasaydım. O yıllarda, o ücrada kaç tane ceza hâkimi Perizat Yurtsever olabilirdi ki.

 Dinledim. Dinlerken dişlerimi çatlatırcasına sıktım.  İnce kemikli yüzü içinde, renklerin karıştığı çakır gözlerinde belli belirsiz gülümsemeyle; “Beni hiç sevmedin mi anne “dediğinde sol yanım uyuştu.  Elim ayağım boşandı. Midemden boğazıma yükselen acı suyu yuttum. Sustum. Sustukça kelimeler birikti, içimde çığlık çığlığa bağırdı. Ekran değişti. Birkaç zaman boşluğa baktım. Perizat’a döndüm, portakal suyuna kabarcıklar yapmakla meşguldü.

  İki kişilik dünyamızı hemen herkesten uzak yaşadığımız şehir hüzünlüydü. Ergen çağımın en büyük aşkını da acısını da yaşadığım şehir. Haritadan silinsin diyerek yıllarca ilendiğim, belleğimden sildiğim şehir. Dağlarında, kırlarında özgürce gezip ceylan gibi avlandığım, yaşımın uçarılığını, hayallerini bir çift okyanus rengi gözlere tutsak ettiğim şehir.

 Bedenlerimiz bütünleşirken savaşan dünyalarımızı dert edinmediğim, niyesiz, niyetsiz severken, birbirimizin içinde eridiğimiz, tenlerimizin birbirine doyduğu, aşk sandığım uçuruma yuvarlandığım şehir.  Büyüyen karnımı gizlemek için aylarca sadece pencereden bakabildiğim, bedenimden kopanın öldü diyerek hiç gösterilmediği şehir. Perizat’ın kırdığı kalem, apar topar yurt dışına gönderilişim. Bütün olup biteni uhulet ve suhulet içinde kabul edişim. Sivri taşlara inat tek tabanca yalın ayak nerdeyse yarım asırdır koşuşum. Şehir yandı ben söndüm.

 Sahi! Sen beni hiç sevmedin mi anne?

İstanbul,  Kasım 2023

                                  

5 thoughts on “Men Dakka Dukka”

Yorum bırakın