Jolan’ın İklimi

“Dırn, dırn, dırn, dırn.” Her sabah olduğu gibi o sabah da evinin salonunda aynı sesle uyanmıştı Jolan Bregovic.Salondaki kanepe artık ona dostça davranmıyor, her yanının ağrımasına sebep oluyordu. Yalnız yaşamanın içinedüşürdüğü korkulara teslim olduğundan beri, koridorun dibindeki, penceresi üç metre ötedeki apartmanın duvarınabakan, güneşin aydınlatmakta güçlük çektiği yatak odasında yatamaz olmuştu. Korkusu seslerden geliyordu. Dışarıdangelen sesler… Apartmanın sesi… Evin konuşması… Sanki çevresindeki tüm cansızlar dile gelmiş ve ona anlamadığıbir dilde tehditler savuruyordu. Özellikle gecenin üçünde buz kırmaya başlayan buzdolabı… Sinsice evin her köşesineyayılıyordu sesler. Her gün yeni bir ses ekleniyordu koleksiyona. Sabahın 6’sında karşı komşusunun kapıyı kırarcasınakapatışı, üst komşusu Raziye Hanım’ın torunlarının tepinişleri, dairesinden bir türlü memnun kalamayan SandyHanım’ın tadilatlarının bitmek bilmeyen gürültüleri, Marco’nun gece yarısı sarhoş bir halde apartmanın kapısınıaçmaya çalışırken ettiği küfürleri… “Bir ses kitaplığım var,” diyordu, “alışamadığım, anlamadığım, korktuğum tümsesleri muhafaza ettiğim bir kitaplık…” Salonda yatmaya, hatta yatmaktan öte evin sadece o odasında yaşamayabaşlamasının nedeni de bu korkusuydu.
 
Ama bir ses vardı ki alışmak bir yana, sinirini bozmasına ve neredeyse delirmesine neden oluyordu. Alttaki dükkânınsahibi, klimanın ne işe bile yaradığını bilmediği zımbırtısını apartmanın dışına, Jolan’ın salon duvarına denk gelen biryere monte ettirmişti. Öylesine rahatsız edici bir sesti ki sanki duvardan tüm eve sonra da beynine doluyordu.Okuduklarına odaklanamıyor, kısık sesle dinlemekten keyif aldığı müzik sesi kulağına ulaşamıyor, yapboz bulmacayaparken sesin verdiği rahatsızlıktan dolayı içinden tüm parçaları duvara fırlatmak geliyordu. “Oldukça eski olmalı.Zaten pinti herifin teki olduğunu söylüyorlar. Kesin ikinci el dandik bir şey almıştır. Hoş, ben yeni buzdolabı aldım dane değişti? Anlamıyorum hem teknoloji gelişti diyorlar hem de hâlâ tüm eşyalar sinir bozucu derecede ses çıkartıyor,”diye söylenmek günlük rutini haline gelmişti. Kimse tek başına yaşayan bu tuhaf adamdan izin alma gereğiduymamıştı. Evden mecbur kalmadıkça çıkmayan, kimseyle konuşmayan hatta selam verildiğinde yüzünün alt tarafıgülümsemeye çalışırken alnı kırışan, gözleri yuvalarından çıkacakmış gibi büyüyen ve bu görüntüsü ile insanlara garipgelen bu kimsesiz adamdan çekincesi yoktu mahallelinin. Dükkân sahibi de bu yüzden klimanın motorunu Jolan’ınsalon duvarına monte ettirmekten çekinmemişti. Durmadan çalışıyordu lanet şey. Sabah 9 akşam 6…
 
Jolan hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini, genç yaşta anne ve babasını kaybettiğinde anlamıştı. Hayattan öğrendiği tek şeyvardı, o da kaderine razı olmak. Ama o zamanlar genç Jolan’ın içinde direnen bir yan vardı ve kaderine razı gelmemekiçin elinden geleni yaparak direnmişti. Şimdi düşününce bu direnç asırlar önceymiş gibi geliyordu… “Ailemikaybettiğimde asıl cehennemin, yaşamak zorunda kaldığımız bu dünya olduğuna inanmıştım. Bir daha asla ‘evlat’olamayacaktım. Annem bana artık ‘canım oğlum’ diyemeyecekti. Eğer teyzem olmasaydı zavallı bir varlık olarakhayatımı sürdürmekten asla gocunmazdım. Onun sayesinde ayağa kalktım, çalıştım, çabaladım. Çok iyi bir işim vardı.Gelecek vaat eden bir çalışandım. Ve bir de Stella vardı tabii… Onca eksiğime rağmen onunla tamamlanmışhissediyordum. Dostlarım, dostlarımız vardı. Hayatın melodisi ilk defa bu denli neşeli geliyordu kulağıma. Ta kiyeniden ölüm sessizliğini duyana kadar. Sessizlik duyulur mu diye sormayın. Üzgünüm ama bir gün sizler de ne demekistediğimi anlayacaksınız.”
 
Jolan’ın üst katındaki tepinme seslerinin yerini eşyaların çekilme sesleri almıştı. Garç, gurç, garç gurç… Arada boğuntuhalinde sesler… Sonra… Sonra yine apartmanda yaşıyor olmanın kakafonisi… Rutin aralıklarla merdivenden birileriiniyor ve çıkıyordu. Yaptığı her yemekten getiren ve zorla Jolan’ın eline tutuşturan Raziye Hanım taşınıyor olmalıydı.(Torunlarının çıkardığı seslerin ne kadar rahatsız edici olduğunu bildiğinden, mahcubiyetini örtbas etmek için yemekgetirdiğini düşünürdü Jolan.) Bu durum onda hiçbir duygu uyandırmıyordu. Aynen geçen gün kitabın arasından çıkanbir fotoğrafa baktığında olduğu gibi. Dostlarıyla çekilmiş, Jolan’ın içten gülümsemesiyle adeta aydınlanmış, mutlu biran… “Acaba en son ne zaman bu kadar içten gülmüştüm. Fotoğraftaki ben olamam,” diyerek bir kenara fırlatmıştı.Ufak bir tebessüm belirtisi bile yoktu yıllardır hayatında. Zoraki ve sahte olanları saymazsak… Aslında birkaç yılöncesine kadar insanlarla ufak tefek iletişim kuruyor, ara ara da gülümsüyordu.
 
Her şey Stella’nın aklına düşmesi ile başlamıştı. Bunca sene geçmesine rağmen hâlâ kalbinde bir yere sahip olmasıJolan’ın “Bir şey yapmalıyım” düşüncesini harekete geçirmiş, bunun üzerine aramış ama ulaşamamıştı. Saatler sonra“Neden aradın?” mesajı gelmişti. Jolan bunun oldukça samimi ve meraklı bir dille yazıldığına inanmak istemiş olsa daStella’nın “Beni bir daha arama!” hissi ile yazdığı aşikardı. “Son bir kez konuşmak isterim eğer senin için de sakıncasıyoksa,” diye cevaplamış ve saatlerce beklemişti. Neden sonra gecenin bir saati telefonu çalmıştı ve arayan Stella’ydı.Başından savmak isteyen bir tonda, “Son kez ne konuşmak istiyorsun Jolan? Her şeyi konuşup bitirmedik mi?”Tamamen mahcup ve yanlış bir şey yapmış bir çocuk ürkekliğinde, “Biliyorum, belki de seni hiç aramamam gerekirdi.Ama geçen bunca yıla rağmen ben seni hiç unutmadım Stella. Seni hâlâ sevi…” Stella cümleyi tamamlamasına izinvermeden, “Beni unut, Jolan. Sen âşık olduğum adamı kendi ellerinle öldürdün. Şu anda konuştuğum kişinin kimolduğunu bile bilmiyorum. Ben senin karanlığında yaşayamıyorum. Bana iyi gelmiyorsun. Karşına çıkan her zorluktakendini dört duvar arasına kapatmanla başa çıkamam. Sen cehenneminde kendini günden güne yok edebilirsin hattayaşamaktan vazgeçmiş de olabilirsin. Yaşamaksa tabii, nefes alıyorsun sadece. Lütfen bir daha arama!” Telefonyüreğinde yeşermeye yüz tutmuş son çiçeği soldururcasına kapanmıştı.
 
“Dırn, dırn, dırn, dırn.” Bu lanet sesten yılmıştı artık Jolan. Sabahın 7’sinde anca uykuya dalabilmişken iki saat sonraböyle bir sese uyanmak sinirini bozuyordu. Bu sesi de kitaplığına ekleyip, sıradanlaştırması gerektiğini düşünse de birtürlü beceremiyordu. Sanki yeterince canı sıkkın değilmişçesine, biri kapıyı alacaklı gibi vuruyordu. Jolan önce şaşırdı,sonra nasıl olsa gider diye düşünerek duymazdan geldi. Ama kapıdaki inatçıydı. Söylene söylene kapıyı açtı, karşısında8-9 yaşlarında bir kız çocuğu vardı. “Merhaba Bay Jolan, zilinizde Jolan Brevogic yazıyor, o yüzden size böyle hitapetmemin doğru olacağını düşündüm. Ben sizin yeni üst kat komşunuz İklim. Bu şehre yeni taşındık, annemle ikimizizsadece, komşularla tanışmama izin verdi ve ben de ilk sizden başladım.” Jolan şaşırmıştı, koskoca insanların bu denliakıcı konuşamadığı düşünülürse bu çocukta bir tuhaflık olmalıydı. Ve bu çocuk onu her gün rahatsız edebilirdi. Zatenmesafeli ve soğuk bir insan olan Jolan için çocuğu uzaklaştırmak çok zor değildi. “Peki, hoş geldiniz,” dedi ve kapıyıkapadı.
 
İklim hem şaşırmış hem de üzülmüştü, oysaki kötü bir adama benzemiyordu ama neden böyle davranmıştı anlamveremiyordu. Bu olayın heyecanını kırmasına izin vermeden komşularla tanışmaya devam etti. Jolan’ın karşı komşusuHamza ve Saniye iyi insanlara benziyorlardı ama fazla heyecanlı ve her hareketleriyle aşırı gürültü çıkaran insanlardı.Evlerinin kapısını kapattıklarında bütün apartman sarsılmıştı. 4 numaralı dairede oturan Sandy Hanım hiç zamanıolmayan biriydi. Evinin balkonuna dördüncü kez döşeteceği yer karolarını seçmek için hemen çıkması gerektiğinisöylerek İklim’i geçiştirdi. 5 numaralı dairede kapıyı açan kimse olmadı. 6 numarada oturan Marco ise uyur uyanık birhalde ne olduğunu bile anlamadan gülümsemeye çalıştı. 7 numarada oturan Polen Hanım, Jolan’ın huysuz biriolmasından tutun yabaniliğine kadar yüzlerce şey sayarak, “Hoş geldiniz dediğine bile sevin. Ben 5 yıldır buapartmanda oturuyorum daha bir gün merhaba demedi. Tepemizde sanat sepetçiler, altımızda mağara adamı…Apartman apartmanlıktan çıktı.” diyerek kapısını kapattı. 8 numarada oturan Emekli Hâkim Vural Bey, oldukça kibarbir şekilde kapıyı açarak İklim ile merhabalaştı. Onun yaşında torunları olduğunu ve hafta sonları ziyarete geldiklerindemutlaka İklim’i de çağıracağını ekledi. Tam kapıyı kapatmak üzereyken aslında hiç de huyu olmayan bir şekilde“İklimcim, sen Polen Hanım’a bakma. Jolan çok iyi biridir. Ben onu çocukluğundan beri tanırım. Yaşadığı talihsizolaylar sonucu içine kapanmış biri sadece,” diye sözlerini tamamlayarak, içi rahatlamış bir şekilde kapıyı kapattı. Çatıkatında bir grup sanatçı oturuyordu. Kapıyı o saatte uyanabilmiş tek kişi olan ressam Frederik açtı. Karşısında bir çocukgördüğü için mutluydu. “Apartmanın bu denli kasvetli olmasının nedeni bence hiç çocuk olmamasıydı. Taşınmanızaçok sevindim. Mutlaka bir akşamüstü gel hem herkes uyanmış olur hem de yaptıklarımızı görürsün. Sanat en çokçocukları mutlu eder.”
 
İklim, eve döndüğünde annesi komşularla tanışma faslının nasıl geçtiğini sordu. O da başından geçen her şeyi harfiyenanlattı. Yine de en çok ilgisini çeken kişinin Bay Jolan olduğunu eklemeden geçemedi. Ve inatla her gün onunlakonuşmaya karar vermişti. Bu durum İklim’in annesi Doğa’yı endişelendirmişti. Çünkü İklim’in hem bu denli girişkenhem de inatçı olmasının insanları rahatsız etmesinden çekiniyordu. Ama yine de hevesini kırmamak için bir süre buduruma göz yumdu. İklim hiç yılmadan her gün Jolan’ın kapısını çaldı, bir şeyler anlattı ve kapının suratına kapanışınıizledi. Bazı günler Jolan’ın eğer canı isterse sorularına cevap verdiği oluyordu. Ama bu, kapının suratına kapanmasınaengel olmuyordu. Doğa en sonunda, Jolan’ı rahat bırakmasının daha doğru olacağını anlatmaya çalışsa da İklim birtürlü ikna olmuyordu. “Anne, o çok yalnız biri, bize ihtiyacı var,” diyordu. “Kızım ne istiyorsun yaşlı adamdan?Seninle uğraşacak hali mi var?” İklim minik bir kahkaha patlatarak “Anne, Bay Jolan yaşlı değil ki. 42 yaşındaolduğunu söyledi. Ama bence daha da genç gösterebilir. Tabii saçlarını ve sakallarını keserse…”
 
“Biliyor musunuz Bay Jolan, bugün sesin uzayda yayılamayacağını öğrendim.”
 
“Bu kitabı okudunuz mu? Harry Potter ve Felsefe taşı.”
 
“Uçurtma nasıl yapılır, biliyor musunuz?”
 
“Öğretmenim bugün dedi ki…”
 
Her seferinde kapıyı kapattı Jolan. Taa ki bir gün, İklim kendini kapıyla eşik arasına atana kadar.
 
“Bay Jolan, siz kapıyı kapatmadan önce bunu vermek istiyorum. Kulaklık. Annemin söylediğine göre taktığınızda hertürlü sesi kesiyormuş. Böylece sizi rahatsız eden tüm seslerden kurtulabilirsiniz.”
 
Jolan uzun süredir sadece kendisiyle konuştuğu küçük dünyasına ilk kez o gün başka bir insan sesinin girmesine izinverdi.
 
Kapı, artık sesten kurtulmuş olan Jolan’ın gülümsemesi ile açılıyor ve kapanıyordu. Aralarındaki sohbet her geçen gündaha da derinleşiyordu. İster istemez bu tatlı ufaklığın varlığına alışmıştı. Bu duygu onu zaman zaman dehşete düşürüpaklına çılgınca şeyler yapmayı getirse de şimdilik zihninden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Bir gün okuldan heyecanlagelen İklim yine kapıyı alacaklı gibi vuruyordu. “Bay Jolan, geçen gün salonunuzda kocaman bir kütüphanenizolduğunu gördüm. Ödevim için bir kitaba ihtiyacım var. Acaba bakabilir miyim?” Evine ilk defa konuk olan bu minikmisafir, “Ama burada hiç çocuk kitabı yok ki…” diyerek hayal kırıklığına uğramıştı. “Çocuk kitapları… Ne gamsızdıronlar ne de iyi gelirler insana.” Fısıltı halinde çıktı tüm sözcükler Jolan’ın ağzından.
 
Jolan, bu küçük kızın varlığına alışmakla kalmamış, sevmeye de başlamıştı. Ama tüm bunlar korkutucu geliyorduçünkü bu hayatta kime alışsa ve sevgisini sonuna kadar verse mutlaka çekip gidiyordu. Ayaküstü tanımaya çalıştığı buküçük kız da bir gün gidecek ve Jolan alışmak zorunda olduğu yalnızlığı ile kalmaya devam edecekti. Her ne kadarJolan inzivaya çekilip, yalnızlığı kendi seçmiş gibi görünse de aslında başka çaresi olmadığı için kendi seçimiymiş gibidavranmaya çalışmıştı. Başlarda yalnızlık ona çok iyi gelse de zamanla kurtulmak istediği bir şey haline gelmiş,kurtulacak gücü olmadığını anladığında da yalnızlığı kucaklamaktan başka çaresi kalmamıştı. Tekrar bu yollardangeçmeye niyeti yoktu.
 
Kararını vermişti. Günler sonra ilk defa sokağa çıktı, gece soğukluğundan hiçbir şey kaybetmeyen hava gündüzleribiraz olsun ısınmaya başlamıştı. Bir sokak ötedeki berberin kapısından içeri girdi “Saç, sakal abi?” diye sorduberber, “Evet ama sakın tıraş kolonyası sürme…” Son durağı kitapçıydı, evden çıkmasını sağlayan ender şeylerdenbiriydi. Tekrar tekrar gitmemek için genellikle kendine birkaç aylık kitap alırdı. Satıcı Jolan’ı görünce şaşırdı, “Bu seferkendim için değil, çocuk kitabı bakıyorum,” dedi. Aldığı kitabı, hediye paketi yaptırdı. Eve döndü, aynanın karşısınageçti, yıllardır sakallı haline o kadar alışmıştı ki, aynada gördüğü adam bir yabancı gibi geliyordu. Her sürdüğündeannesinin “Jolan, canım oğlum, ne kadar da güzel kokuyorsun,” dediği tıraş kolonyasını sürdü, (ne zaman bu kokuyuiçine çekse annesinin yanında olduğunu hissederdi) en güzel giysilerini giydi ve İklim’i beklemeye başladı. Birkaç saatsonra kapı çaldı, açtığında İklim çok şaşırmıştı, önce tanıyamadı, “Bay Jolan siz misiniz?” bile dedi küçük çocuk. Jolançocuğun halini komik buldu ve gülümsedi. “Aaa gamzeleriniz var, aynı babamınkiler gibi…” hem sevinçli hem deoldukça hüzünlü bir tonda söylemişti çocuk bunları. Jolan anlamıştı, en sevdiğini kaybeden her insanın gözlerindebiriken hüzün vardı onda da. Hediyesini uzattı, açmasını bekledi. “Martıya Uçmayı Öğreten Kedi. Harika bir kitababenziyor Bay Jolan çok teşekkür ederim. Size sarılabilir miyim?” Jolan eğildi ve küçük çocuk ona sevinçle sarılıp,yanağına bir öpücük kondurdu. “Bay Jolan ne kadar da güzel kokuyorsunuz, aynı babam gibi…”
 
Jolan kapıyı kapattı, “İyi bir şekilde hatırlanarak ölmek için güzel bir gün…” Hatırlayacağı son anı hem hüzünlü hemde şefkat doluydu. Uzun yıllardır ilk defa biri ona sarılmıştı. Kendi kızına sarılmış gibi bir mutluluk hissetmişti. Amaİklim onun kızı değildi, o da herkes gibi bir gün gidecekti. Daha fazla canı yanmadan bu dünyadan gitmenin vaktigelmişti. Ne de olsa direnmeyi de yaşamayı da asırlar öncesinde bırakmıştı. Çalışma odasındaki kilitli çekmecedenbabasının silahını aldı. Mermileri kontrol etti. Kurşunu namluya sürdü. Salona gitti. Bembeyaz bir A4 kâğıt üzerinebüyük puntolar ile “Keşke yaşayabilseydim…” yazdı. Şakağına dayadığı soğuk demir ürpertti içini. İklim üzülecektiama nasılsa büyüyüp unutacaktı, Bay Jolan diye biri aklına bile gelmeyecekti. Tetiği çekmek üzereyken kapıdantırmalamaya benzer sesler gelmeye başladı. Kısa bir süre sonra tiz bir miyavlama sesi de eklendi. “Kesin dış kapıyı açıkbıraktılar, nereden çıktı şimdi bu kedi!” diye söylense de işini bitirmeye kararlıydı. Kedi isterse kapıyı yiyebilirdi,umurunda değildi. Biri kapıya vurmaya başladı, “Bay Jolan, bakın burada ne var!” İklim’in sesini duyunca kayıtsızkalamadı, silahı bırakıp istemeye istemeye kapıya gitti. Açtığında İklim’in kucağında sarı beyaz tüyleri olan, masmavigözleriyle Jolan’a bakan bir kedi yavrusu gördü. Babasının gözleri gibi mavi, bakışları gibi deliciydi. Bu bir mesajmıydı? Babası, “Ölme oğlum, yaşa!” demek istiyor olabilir miydi? Yavruyu eline aldı, göğsüne bastırıp sevmeyebaşladı. Kedi, sanki ait olduğu yere kavuşmuş gibi halinden son derece memnundu. “Bay Jolan sanırım bu minik kedisizinle yaşamak istiyor. Hem belki büyüyünce o da bi martıya uçmayı öğretir. Olamaz mı?”
 
 

Yorum bırakın